Sonsuzluk Kendi Hikayelerini Kendi Yazar
İnsan çok güzel olur mutluyken, yüzüne, gözüne, varlığına yansır güzellik.. hele bir de mutlu başka bir yüz ve de öz onla beraber gerçekliğini paylaşıp akarken.
Peki bu an ortağının varlığı mıdır güzelliği yaratan, yoksa o ana teslim oluşumuzun azizliği midir bu?
İkisi de…
Burada karmaşa; bu hakikat anını, görünen bir yüzün varlığına topyekün yükleyip, ondan bilmeye çalıştığımızda, ve bu anların gelecekte devamlılığını hesap etmeye başlayıp, sözünü-sigortasını aradığımızda oluşur..
İşte o an hakikatin bize sirayet etmesi zorlaşır.. öyle ki bu hesap ediş; akışın devamlılığına ve özden görünen o yüze zarar veren asıl unsur oluverir.
Ona sahip çıkmak; bu hesabı vermek veya istemekle, beklentiler veya sözlerle oluşamaz.. Hesap etme hali ortadan kalktığında, tüm benliğimizle ve farkındalığımızla, o ana ve önümüzde olmakta olana, kendimizi bırakışımızdır asıl bağlantımız, asıl sahip çıkışımız.
Birbirinin gerçeğine teslim olamayan, anın sunduklarını yapılandıramayan, çarpışmaktan veya dönüşmekten çekinen kişilerin işidir; anlaşmalar, sözler, projeler ve sigortalarla yürütmek ilişkileri.
Sonsuzluk kendi hikayelerini kendi yazar.. bizse aniden içimizde buluruz onu.. hesap edip durduklarımıza rağmen, sunduklarıyla karşımıza çıkıverir, yaşar halde buluveririz kendimizi. Ve teslim olabildiğimiz kadar sirayet eder gerçekliğimize.
Aslında en mutlu-en iyi hissettiğimiz, hayatla en derin bağlantıda olduğumuz anlar; ansızın başımıza gelen süprizlerle veya hesapta olmayan güzelliklerle oluşur. Yoksa neden aşıklar, dostlar, sevenler birbirine sürpriz yapmayı, bilinmeyenden geleni sunmayı bu kadar sevsinler ki.
Bilinmeyenin hesapsız, sebepsiz kudretine tanık olmak, teslimiyete götürür insanı…
Lakin burada ince bir çizgi var:
Bu farkındalık bizi heyecan veya bilinmezlik arayışına da sokabilir. Ama bu; aynı hesap etme halinin başka bir türlüsüdür..
Bu bizim yaratamayacağımız, kendiliğinden başımıza gelen bir azizlik.
Bu azizliğin; hesapsız, sebep-sonuç ilişkisi olmadan başımıza geldiği gerçeğine, teslim olabilmektir, bizi sonsuzlukla derinden bağlayan.
Aslında kimsenin (yaratıcının bile…) kontrol etmediğini bilmek, bir amaç veya hesap olmadan, sevginin kayıtsızca içten geldiğini bilmek değil mi; bizi birbirimize, aşka, sevgiye ve sonsuzluğa bağlayan.
O zaman soruyorum size; bu gerçeği her öz içinde bir noktada bilirken, neden hep bir güvence-teminat arar ötekinin varlığına, ondan geleceklere veya sunulacaklara…?
Bu yüce bi dağda yürürken karşımıza çıkan, kendi yabanında sebepsizce oluşmuş eşsiz bir gölün, sırf varlığıyla bile, her an-her koşulda üstümüzde bıraktığı büyülü etkisiyle, her bahçede inşa edilebilecek olan, sterilize ama suyu cansız bir havuzun üzerimizde bıraktığı etki arasındaki fark gibidir.
Göl; tekinsiz, yabani, kontrol edilemez ve bilinmezdir. Bu yüzden de hep tazedir, canlıdır ve cana can katar müdahalesiz varoluşuyla…
Havuzsa; bizi serinletir lakin dokunmaz özümüzün teline öyle derinden. Hep aynı, ulaşması kolay ve güvenilir olsun diye inşa edilmiştir o çünkü. Bu yüzden suyu, sürekli klor ve benzeri unsurlarla cansız tutulmalıdır ki aynılığı her daim kontrol edilebilsin.
Sevgi bizim inşa ettiklerimiz, kazandıklarımız-kaybettiklerimiz veya alıp verme döngümüzdeki olgulardan, ya da bildiklerimizden daha kadim bir olgudur.
Özün sebepsiz, sorgusuz, sessizce birbirine bağlanma yöntemidir o…
Bu yüzden “gönül bu, aka da konar boka da” denir. Çünkü sevginin yolu bilinenlerle ilgili değildir.
Ve o boktur bazen hayatını alt üst eden ama, sevgili Şems’ in de dediği gibi: “nerden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını”.
Yüzüme değil özüme bak..
Gerekirse gözlerini kapatıp bak ki duyayım gönlünün sınırsız, hesapsız şarkısını..
Kimbilir, belki o zaman beraber söyleyebiliriz özdeki şarkılarımızı..



Yorumlar
Yorum Gönder