Uzay Çağı Görünümlü Reklam Çağı




  Birşeyi hakkıyla yapmanın tek başına yeterli olmadığını düşündüğümüz bir zamandayız. 

  Uzay çağı görünümlü bir reklam çağı bu içinde olduğumuz.   


  Herkes herşeye bir ürünmüş gibi davranabiliyor, hem kendine hem ötekine hem de olup bitenlere. Kişiler bile, sosyal medya hesapları sayesinde, küçük çapta birer şirket-işletme gibi davranabiliyor. 

  Bir iş - üreti yapılırken, insanın toplumsal duruşundaki travmalarını, özgünlük ile deli sayılmak arasında durmanın taşınması güç psikolojik açmazlarını, veya genel olarak korkuları anlamak değil de gizlemek esas alındığı için, hemen hemen her iş aynı yüzeysel temel ve mantıkla yapılabiliniyor; “nasıl reklam edilip nasıl sunulacak, bir çoğunluğa hitap eden bir yer bulabilecek mi, çabucak kabul görecek mi, yeterince ‘like’ alacak mı?”.   

  Hatta çoğunlukla işin kendisi artık bu. Hangi içeriğin sunulduğunun özel olarak çok da bir önemi yok. Yeter ki izlenip beğenilecek bir içerik olsun…

  

  Lakin; ötekinin beğenisinin yönettiği bir dünya, içsel olarak çökmeye mahkumdur.

 

 Hepimiz içerde birer ürün dışarıya ise birer tv kanalı olabiliyoruz. Ortam müsait. Hatta başka türlüsüne çok az alan var artık. 

 Hayatlar gitgide gösteri projelerine dönüşüyor.


  Ayrıca, bu hayatta derinlikli birşeyi üretmek bi yana dursun, yaşamak bile vakit ve özveri isteyen bir durum olmasına rağmen.. küçük bir “derinlik” deneyimiyle hemen kendini usta,  öğretmen, veyahut bilen kişi ilan etme sabırsızlığı da bu durumun cabası oluyor tabi.

  

  Yapılan şeyin içerik olarak zenginliği, incelikli ve ustalıklı yapılışı değil artık aranıp, beklenen. 

  İçeriğin topluluk içinde nasıl sunulup, ne kadar beğeni - reaksiyona yol açacağı, ne kadar geri bildirim alacağı önemli olduğu için, sosyal beceri par ediyor. Sunum becerisi ve toplumsal etkiye dair kıvrak bi zihin yapısına önem veriliyor.      

  Dolayısıyla hepimiz ürünleşip, şirketkeşiyoruz gitgide. 

  Ve direnç doğada pek de uzun yer tutamaz. O yüzden buna direnenler de direncinin reklamını yaparken ürünleşip şirketleşiyor farketmeden. 

  Tezgah hepimiz için işliyor…

  

  Sadece yaptığını yapıp yaşamı idame ettirmek, artık pek mümkün değil gibi, bu aşırı etkileşimli, uzay çağı görünümlü reklam çağında… bu şekilde, az da olsa bir canlılık hali varedebilme kaygısı, çabası olarak vuku bulabiliyor en fazla. 

  Yani sembolik olarak; müziğin canlı halini de unutmayalım diye, elektronik alt yapıya acık da akustik serpiştirelim der gibi. 

  

  Çünkü üretmek bi kenara, üretilen bir içeriğin inceliklerini detaylı olarak anlamak bile, zaman, ilgi ve odaklı bir bilinç hali  istiyor. Ve üstüne üstlük, tüm bu uğraş ve efor sonucunda elde edilen derinlik, “kimse” tarafından farkedilmeyip, algılanmayabiliyor da..

  Sosyal olarak test edilmiş, onanmış olup sunulan şey ise, sonucunda odaklanamayan, yolu kayıp bilinçler yaratsa bile, zahmetsizlik, kolay erişim ve hızlı sonuç elde edebilmek adına, çoğunlukla tercih ediliyor. 

  Öyle bir zaman ki bu zaman.. karşımıza çıkan değerlerin, gerçekten değer olup olmadıklarını bile tartmaya zahmet etmek, zaman ayırmak istemiyoruz.

  Arzumuzu en hızlı tarafından karşılayıp karşılamadığına, diğer kişiler tarafından onanıp onanmadığına, sosyal olarak kabul görüp görmediğine bakıyoruz. 

  

  Bu durum mecburi olarak, herhangi birşey üretilirken derinlere inmeye çok da gerek duymayan kişileri ve düzenekleri üretiyor. Ve üretilen şeyin (soyut veya somut) gerçekçiliği veya derinliği değil, toplumsal etkisi ve maddi cevabı baz alındığı için, herkes tarafından bilinir olması ve kolay ulaşılır olması için çalışılınıyor. 

  Yine soyut veya somut, üretilenin çabuk tüketilmesi ve hatta daha çok gereksinime yol açması da  özellikle isteniyor ve bu sistemi destekliyor. 

  

  Sanki artık çok da yaşamak istemiyoruz. Süreci bıraktık, hep beraber, bi an önce sonuca, hatta nihai sonuca ulaşmak istiyoruz.      

  Dedim ya “ortam müsait…”


  Yapay zekalar tasarlıyoruz bizim için tartıp değerlendiriyor herşeyi..

  Yanlış anlaşılmasın teknoloji ile veyahut yapay zeka vs ile bi sorunum yok.. altını çizmeye çalıştığım; bu durumu bireysel olarak gündeliğimizde ve toplumsal genel geçerde yönetme şeklimiz.. “alışkanlıklarımız”. 

 

  Bilincin; canlılığı idrak etmek ve kendi canlılığını da faal tutabilmesi için, içsel becerilerini, maddi ve özellikle de manevi olarak, sürekli kullanması gerekiyor. 

  Kalbin, ruhun ve hislerin; temas edip birebir bağ kurması gereken tüm durumlara, daha zahmetsiz diye robotiklik yığmaktan bahsediyorum.

  Kendi ruhi tartma becerilerini kullanmayıp, manada üşengeçliğin, cansızlığın hat safasında bir bilinç halinde iken, spor salonlarında “sıkı”, “zinde” görünebilmek için saatlerce çalışmaktan, beğeni alıp, bilinmek adına uçurumdan sarkıp fotoğraf çektirmekten bahsediyorum. 


  Biz bu değiliz, bu bizden geriye kalan diyor bi dost.. bence o da değildik bu da değiliz.. ve herşey artık nihai olana evrilmek isteyen bilincimizin, patlamak üzere oluşunun yansıması gibi.. artık o da değiliz diğeri de.. olamıyoruz da.. zaten özünde hiçbiri de değildik. Ve birşey olmamız da gerekmiyordu aslında.. 

  

  Bildiğim tek şey; başından beri evrilmekteyiz… 

 

  Ve ben kendi adıma en azından, biraz  farkında olarak evrilelim istiyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar